fbpx
Otobiyografinin Şiddeti

Otobiyografinin Şiddeti

Julián Herbert’ten “Mezar Şarkısı”

Ignacio M. Sánchez Prado, Los Angeles Review of Books

Julian Herbert eğer futbolcu olsaydı, ya da edebiyatı futbol terimleriyle tasvir edersek, Julian Herbert’in 4 yıl içinde “hat-trick” yaptığını söylebiliriz. İlk eseri Canción de Tumba (Mezar Şarkısı), hayatı boyunca Meksika şehirlerini gezmiş hayat kadını annesi Guadalupe ölüm döşeğindeyken başında beklemesini merkeze alan otobiyografik bir roman. İkincisi, Álbum Iscariote, orjinal bir görsel şiirler koleksiyonu, bit pazarından fotoğrafları Kolomb öncesi amerikan yazıtları ile karıştırarak hafıza ve arşiv gibi sabit kategorilere meydan okuyor. Üçüncüsü ise La Casa Del Dolor Ajeno (Başkalarının Acısının Evi, 2015), kayıtlar, gonzo gazetecilik ve makaleler aracığıyla yazılmış, Meksika devriminin ilk yıllarında Torreon şehrinde oturan çinli göçmenlerin katledilmesinin hikayesi.

Şimdiye kadar yazılmış bu üç kitap, güncel Meksika yazınının en etkileyici ve üretken eserlerini oluşturuyor. Mezar Şarkısı yazılana kadar Julian Herbert’in ünü, eski paradigmaları yıkıp genç yazarlara yeni yollar açan nüfuzlu şiir kitaplarından geliyordu. Sıradışı eseri Kubla Khan(2005)’da Samuel Taylor Colridge’in mutlak bilgiye ulaşmakta başarısız olan şiir fikrinden hareket ederek, sistematik biçimde şiirin epistemolojik özelliklerinin analizini yapıyor. Şairlikten önceyse Julian Herbert zaten tartışılan bir edebiyat eleştirmeniydi. Düzyazı ve bir romanı yayınlanmıştı. Un mundo infiel (Vefasız bir Dünya 2005), sinematografik anlatımla, şiirsel düzyazının karşı karşıya geldiği bir “Kirli Gerçekçilik” kitabı. Üç Şaheseri ve birçok değişik tarzda verdiği eşi bulunamaz ürünlerle, Herbert çağdaş Meksika edebiyatının en çok okunan, vazgeçilmez isimlerinden.

Mezar Şarkısı, Herbert’in yazınına kuvvetli bir giriş sağlamasının yanında son on yılda Latin Amerika’dan çıkmış en önemli edebi eserlerden. Kitap yayınlanmasından bu yana evrensel bir kabul gördü, İspanya’da yeni yazarlara verilen Jaén Novel ödülünü, bir yıl sonra da Meksika’da Premio Iberoamericano de novela Elena Poniatowska ödülünü aldı.

Yayınlandığından bu yana edebi gücü ve değerinden bir şey kaybetmeyen kitap, yoğun bir duygulanım ve kendine has, orjinal bir yazım tarzı içeriyor. Herbert’in temel varsayımlarından biri yazmanın artık dolaysız, bariz bir eylem olamayacağı. Bu yüzden şiirlerinde ve romanlarındaki tarzının baskın öğelerinden biri, yazım eyleminin kitap içinde konu edinilmesi. Şiirlerinde ise şiirsel dilin aşkın bilgiye, üstün bir bilişim seviyesine ulaşılmasıda bir araç olması fikrine karşı cepheden bir saldırı mevcut. 20. yy. Meksika şiirini derinden etkilemiş bu fikri Octavia Paz’ın 1950’de yazılmış eseri The Bow and the Lyre(yay ve harp)’de görebiliyoruz.
Mezar Şarkısı’nda ve diğer eserlerinde Herbert’in alegorik okumaya karşı direniyor, edebi biçimi belirleyen bir politik bilinçaltı fikrinden kopuyor. Bunun yerine bütün yazın türlerinden parçalar ve farklı kaynaklardan referanslarla melez bir metin yaratıp, söylediği her şeyin biçimsel işleyişi ve ideolojik anlamlarını göz önüne seriyor. Mezar Şarkısı’nın ilk paragrafı Herbert’in yazım tarzının gücünü gösteriyor.

“Küçükken, bilim adamı veya doktor olmak istiyordum. Beyaz önlük giyen biri olmak. Ama çok geçmeden eksikliklerimi fark etmeye başladım; dünyanın yuvarlak olduğunu kabul etmem yıllar sürdü. Başkalarının yanındayken inanıyormuş gibi davranıyordum. Bir seferinde sınıfta (onlarca sınıftan birinde, ilkokulu dokuz farklı okulda okudum), hiçbir korku belirtisi göstermeksizin gezegenlerin yörünge hareketleriyle ilgili bir sunum yaptım. Hareketleri, kitapta gösterildiği gibi, mavi pastel boyayla boyayıp kalemimin ucuna sapladığım bir portakalla canlandırdım. Her bir görseli ezberlemiştim; dönme hareketi, saatler ve günler, güneşin geçişi… Ama hiçbirine inanmıyordum. Bu durumdan, San Agustin’in emriyle derileri yüzülen ve insanların gözleri önünde acı çekerek ölen sapıkların yaşadığına benzer bir gurur duyuyordum.”

Paragrafın aldatıcı açıklığında, Herbert’in anlatımını katmanlaştırdığı seçilebiliyor: Küçük bir ahlak zaferi hikayesi, yavaşça bilginin değil inancın eksikliğinden doğan bir başarısızlığa dönüşüyor. Yine de, göz açıp kapayıncaya kadar, Herbert kendi beceriksizlik anlatısının altını oyan entellüktüel bir referansla paragrafı bitiriyor.

Bu tür jestler kitap ilerledikçe daha radikalleşiyor. Herbert okuyucuyu, anlatılan hikayeyi sorgulamaya kadar götürüyor: “Ya annem ölmezse? Size haksızlık etmiş olur muyum, sevgili okuyucu, (19. yy’daki megalomanyak yazarların dediği gibi), sizi yazdıklarımla yanlış bir yola yönlendirmiş olmaz mıyım?”

Herbert’i okuma deneyiminin merkezinde, verilmek istenen duygu ile anlatım biçiminin sürekli tezat halde olması vardır. Edebi eserlerinin güzelliği bu gerginlikten doğuyor. Ve bu gerginlik hiçbir zaman çözüme ulaşmıyor. Bu yüzden tür ve tona dair bütün beklentileri altüst edebiliyor: “Yazdığım bu şey bir gerilim eseri. İçeriğinde değil ama tekniğinde öyle. Bana öyle gelmese bile, senin için öyle.” Herbert anı ve otobiyografiyi bir kendini keşfetme tarzı olarak algılamaktan çıkıyor. Aydınlatmayı reddediyor ve belirsizliği eserinin temeline yerleştiriyor. Kitabın duyguları empati ve özdeşleşim değil. Daha çok iğrenme, mesafe ve büyünün bozulması. Anlatımla öznenin kurulmasını amaçlamak yerine, Herbert anlatımı ile özneyi ve düzeni bozuyor. Otobiyografik metni, sapmalar, espriler ve kaçak cümlelerle “bildung”un imkansızlığı hakkında bir refleksiyona çeviriyor. Dağınık anlatımı Herbert’in yazınının en güçlü yönü.

Mezar Şarkısı’nın çirkin ve kişisel içeriği göz önünde bulundurulduğunda -Meksika erkeğinin şiddet içeren cinselliği, kanserden ölen bir hastanın olduğu odanın thanatolojik atmosferi, genelevlerde ve yabancıların yanında geçmiş bir çocukluğa dair anılar- biçimin başarılı bir anlatım için elzem olduğu ortada. Metnin kendisinin farkında olması bu kitabı basit bir duygu sömürüsü, melodrama veya trajik hayattan çıkarılacak kıssadan hisse tarzına düşmekten kurtarıyor. Mezar Şarkısı’nda bir katharsis veya açığa çıkarılacak gizli bir anlam yok. Herbert, her dakikasına kişisel ve toplumsal hayaletlerin dadandığı bir ölümün portresini dürüstçe çiziyor. Kitabın ilk bölümünün başlığı bu yüzden “Maneviyat Sikimde Değil”. Bütün tehlikelerin materyal halde mevcut olduğu bir hayat hikayesi bu ve kurtulma umudu çok boş görünüyor. “Arada bir karanlıkta” diyor anlatıcı “en çok korktuğum zamanlarda, kendimi bir yabancının sanrılarını izlediğime ikna ederim.”

Melodrama ve Ahlakın askıya alınması Mezar Şarkısı’nın okuyucularına, yaşamın ve ölümün korkularını ve acılarını ilahi veya aşkın bir kaynaktan gelen ucuz hayat dersleri olmadan deneyimlemelerini sağlıyor.
Mezar Şarkısı, kişisel olduğu kadar, tarihle de dolu bir kitap. Ülkenin modernleşmesinin gölgesi altında varoşlarda belirsiz bir hayat yaşayan alt sınıf meksika ailesinin hikayesini anlatıyor. Bir bölümde mesela, Herbert’in annesi Guadalupe’un, otoyollar ve yeni kamu inşaat projeleri hayat kadınlarına olan talebi arttıracağından, Michoacán eyaletine taşındığını öğreniyoruz.

Kitabın başka bir bölümü Guadalupe’nin yattığı Saltillo Üniversitesi Hastanesini, yarım kalmış bir kalkınma projesinin parçası olarak betimliyor. Herbert hastanenin yapımını, “Meksikalıların kendilerini komik göstermekteki büyük yeteneğinin bir örneği” diyerek açıklıyor. Nesrinin, ülkeyi veya politik özneyi metafor olarak almaya ihtiyacı yok. karakterleri geçmiş bir tarihin değil şimdiki mevcudiyetin bilinen kişileri. Bunun iyi bir örneğini 1982’deki ekonomik krizde Guadalupe’un ailesinin çektiği sıkıntılarda görüyoruz:

“Kısa süre içinde evin kirasını ödemek imkansız hale gelmeye başladı. 83’ün sonunda evden atıldık ve tüm eşyalarımıza el koyuldu. Neredeyse hepsine; ısrarlarıma dayanamayan kapıcı, polis tüm eşyalarımızı bir minibüse doldurmadan önce bir iki kitap almama izin verdi. En kalın iki tanesini aldım: Oscar Wilde’ın tüm eserleri ve Nueva Enciclopedia Tematica’nın 13. sayısı. Edebiyat bana karşı hep cömert olmuştu: şimdiki aklımla o zamana geri dönecek olsam, yine aynı kitapları alırdım.”

Bu pasaj Herbert’in yazınında duyguların dolaşımını sergiliyor. Trajik bir olay, tarihsel ve kişisel, açıkça ortaya seriliyor. Anektod etkili ve tatlı ama göründüğünden daha az detaylı. Ne 13 ciltlik ansiklopedinin içeriğini biliyoruz, ne de en kalın kitaplar olması dışında onların seçilme nedenini. Ders çıkarmanın sınıra gelsek bile yine de metin öğretici bir tavır takınmıyor. Kitapların kurtarılmasının aydınlanmacı tarafı, her şeyini ekonomik krizde kaybetmenin acısını telafi etmiyor. Bir dahaki paragraf edebiyat aşkından dem vurmuyor veya bu kitapların genç Julian’ın hayatını nasıl kurtardığından bahsetmiyor. Tersine, dümdüz şöyle bir cümleyle saldırıyor bize. “ üç yılı fakirliğin dibinde geçirdik.” Yedi kelimede, Herbert kitabın her türlü kurtarıcı anlatım olasılığını yok ediyor.

Her ne kadar Guadalupe’un hayatı, hastalığı ve ölümü kitabın ana motoru olsa da, Mezar Şarkısı, aynı zamanda fakir büyüyen bir çocuğun edebiyat yazarı olarak kendini kanıtlaması ve tipik olarak üst sınıflara ayrılmış bir meslekle karşılaşmasını da konu ediniyor. Herbert’ın anlatısı kendi hayatından, neoliberal çağda başarılı bir yazarın karşılatığı kompleks, milletlerarası hayattan pasajlar da içeriyor. Kültürel etkinlik organizatörü olarak Küba’ya uçarken yolda ilaç şişesinden sıvı afyon çekmesi ve başka sanatçılarla birlikte yaşadığı gece hayatı maceraları bunlardan birisi. Genç ve kendine güvensiz bir adam olarak normatif maskülen cinsel kimliğin gerektirdiklerine dair duygusal eğitimi sürecini, sınıfsal ve ırksal farklılıklara dair anlatımlarla karıştırarak bize aktarıyor. Cinsel ilişkiler, uyuşturucu kullanımı ve diğer marjinallikleri konusunda Herbert detaylardan sakınmıyor. Başka bir yazarın elinde bu samimiyette bir kitap skandalın biraz ötesi bir şey olurdu. Ama Herbert’in yazınında en karanlık anların bile kendine has aydınlığı var. Tekrar eden bir tema Herbert’in edebi etkinlikler için Berlin’e yolculukları. Avrupaya gitmenin yarattığı korku ve güvensizlikten bahsediyor. Her ne kadar yazar arkadaşları için büyülü bir diyar olsa da, onun için her zaman bir belirsizlik halinde kalıyor. Yolculuğundan birkaç gün önce gördüğü bir kabusu tasvir ederken kendisinin “hiçbir şey göremediğini. Binaların devasa ve büyülü göründüğünü, kaldırımların çok dar ve sokakların çetrefilli ve çapraşık.” olduğunu anlatıyor. Yolcuğu yaptığında ise korkuları gerçek oluyor: “indiğimizde bir iğrenme hissi keskinleşti, soğuk bir sonbaharın ortasında, Tegel havaalanında: Çirkin, tıkış tıkış yolcu dolu, dar ve fonksiyonel, devletin yaptığı evler gibi.”

Bu çıkış noktasından, Herbert, Berlin’in kişisel ve vahşi bir destanını yazıyor, sürekli holokost ile yüzleşmesinde, kendi deneyimi alegorik değil net: “Berlin bir duvar değil. Berlin, en iyi sanatının kaybolduğu bir sivil mezarlık projesi: ölü bedenlerin.” Benjaminvari söylersek: Mezar Şarkısı birçok açıdan modern toplumun altında yatan barbarlığı kayda geçiriyor -edebi, ekonomik, sosyal, kişisel. Mezar şarkısı, burada aktardığım ve okuyucunun keşfine bıraktığım bütün pasajlarıyla, son yıllarda Latin Amerika’dan çıkmış en heyecan verici orjinal eserlerden biri.