fbpx
Küçük Çiçek: Neden Tek Bir Uzun Paragraf?

Küçük Çiçek: Neden Tek Bir Uzun Paragraf?

GİRİŞ

Türkçe edebiyat okuru, Iosi Havilio ile ilk kez tanıştı,  Küçük Çiçek ile. Aşka ve hayata… Ölüm, depresyon ve anksiyete, sarsılma ve kendine gelmeye dair, kışkırtıcı, huzur bozan, sarsıcı romanın yazarını tanımak için daha fazlası gerek. Bu bağlamda, Bookanisto.com’da yayımlanan Mark Reynolds söyleşisini okumakta yarar var.

Sidney Bechet’in parçası nasıl oldu da Jose’nin cinayet döngüsüne bir arkaplan oldu ve kitaba ismini verdi?

Müzikten gelir, bir gün yine müziğe döneriz. Bu durumda müzik, anlatıcının yeniden doğmasını, gücünü toparlayıp, ev işleri yaparak motivasyon kazanmasını ve aynı zamanda tekrar eden cinayetlerin başlangıcını gösteriyor. Petite Fleur’ü seçmem birkaç aşamada gerçekleşti: ilk olarak komşu Guillermo’nun evreninin keşfi geliyor. Bulanık bir kişilik; ince zevkli ancak banal, müzik delisi ama yüzeysel ve bir fetişist. Bechet’in şarkısında özetlediği bir karakter. Sonra da Bechet’in kendi hayatı ve çelişkileri var. Belki daha da önemlisi, Petite Fleur’ün sözlerinde anımsanan, aşkın veya ölümün veya herhangi bir deneyimin sonrasında da devam eden şey.

Guillermo’da şarkının 125 versiyonu var. Sizin favori versiyonunuz var mı?

Bu inanılmaz bir şey. Dinledikçe farklı, daha deneysel versiyonlara denk geliyorum. Bazıları tarihi belgeler gibi, bazıları aranjmanla veya melodiyle oynuyor. Benim favorilerim elbette özgün versiyonu. Ayrıca Hot Sardines, Don Félix del Paraguay ve Sara Montiel’in versiyonları da güzeldir.

Tolstoy’un Diriliş’inin kitaba nasıl etkileri oldu?

Diriliş birçok sebepten dolayı benim için kurucu bir metin oldu. Bunlardan en kişisel olanı, okumanın özel bir alan olarak keşfedilmesi. Bu anlamda, Jose’nin kitabı kütüphanede bulması tanımlayamadığı şeye bir isim vermesini sağlıyor. Tabii Tolstoy’un eserinde bazı ahlaki meseleler var irdelenen. Küçük Çiçek, bunları elinin tersiyle bir kenara itiyor. Küçük Çiçek ve Jose’yi, Diriliş’ten çok Suç ve Ceza ve romandaki baş kahramanın yaşlı kadını öldürüp etrafta anlamsızca dolaşmasına bir nazire gibi görebiliriz.

Peki bütün bunları Fogwill’den alıntıladığınız epigrafa nasıl bağlamalıyız?

O pasajı her daim pek sevmişimdir. Kalpten ve incelikli gelmiştir bana. Yaşayanlar ve ölüler arasında farksız bir labirent tasviri yapar. Büyük bir küçük romandan alıntıdır. Bu arada, muhteşem yazara sevgi ve selamlar!

Jose’nin Rus Edebiyatı hayranlığı, onu yazarlık atölyelerinde klasiklerin acemice parodilerini yazmaya, bir Rus semaveri ve Kızılordu askerinin kaputlarından satın almaya sürüklüyor. Bunlarda size dair de bir şeyler var mı?

Biraz var, diğer her şeyde olduğu gibi. Bir yazar, en iyi işini, kendisiyle alay etmeye çalıştığında çıkarıyor. Kendisi ile ilgili kurduğu hikayede delikler açılmaya başladığında. Dışarıdan bakıldığında belli olsa da olmasa da, o geri adım, oyunun başlamasını sağlıyor. Sorunuzun tam cevabına gelirsek: Gençliğimde Rus edebiyatının bütün klişelerini canı gönülden kucaklamıştım. Lakin o palto ile semaver bir işe yaramadı haliyle.  

Jose, tarikat şifacısı Horacio’nun hunharca kullandığı Alejandro Jodorowsky’nin psikobüyü içeren terapilerinden dehşete düşüyor. Jodorowsky’nin metodlarının bir geçerliliği var mı?

Bu konuların uzmanı değilim. Ama Jodorowsky’de ilgi çekici olan, adamın uyguladığı yöntemlerin tartışılması. Mesela, söylediklerine kendi de inanıyor mu? Yoksa bizimle dalga mı geçiyor? Şiir, psikoloji, drama gibi birçok özel bilgilenim biçimleri hakkında bizi tartışmaya davet ediyor. Hatta bunları yaparken kendisini saçma gösterme riskini de göze alıyor.

Jodorowsky’nin eserlerinin sizin çalışmanız üzerinde etkisi var mı? Bu etki, uyarıcı bile olsa?

Tek tek fertleri etkilediğine inanmıyorum. Daha çok o dünyayı besliyor, kesiştiği noktalar oluyor, ayrıldığı noktalar da.

Kitabın sonlarına doğru, Jose’nin bir sözü var “biz batıdakiler, iman sahibi olsak da olmasak da, teslise (üçlemeye) eğilimliyiz. Bunu bize örnekleyebilir misiniz?

Bu doğru ama aynı zamanda bir espri olsun diye de yazıldı. Batıda üçlemeler inanç öğretilerinin temelini oluşturur elbette. Bu Jose’nin o an yumurtlayıverdiği ama arkasında da duramayacağı bir argüman.

Jose aynı zamanda Arjantin’in milli karakterinin özüne dair: “her şeyi bir bahis uğruna riske atmaktır… periyodik aralıklarla gelen yok etme ve yeniden inşa çağrılarıdır.”; tarih boyunca ve günümüzde, “göçmenler ve melezler… zenginler, aşıklar, sanatçılar dibe vurduklarında kendilerini daha iyi tanıyabilmek için emeklerini israf ederler.” Siz bu tanımlamalara katılıyor musunuz?

Arjantin, kökünden sökülüp atılma ve sürgün döngüsüyle inşa edilmiştir. Erdemli olduğu kadar gaddar bir döngüdür bu. Yerinden sökülüp atılma, emperyal dönemlerde başlıyor. 19. Yüzyıldaki göçler, yeni bir başlangıç umudu veriyor insanlara. Bir krizi takiben tabii ki (her şeyini kaybedip, arkada bırakıp yeniden başlayabilme). Mülksüzleştirme çarkını tekrar çevirip yeniden doğmakta öte başka bir seçenek yok zaten. Bu mantıktaki bir şey, ısrarla başladığı noktaya dönüp duruyor. Tabii ki gelecek kuşaklar bu döngüyü kırıp farklı şeyler yaratacaktır. Biraz abartılı bir ifade olacak ama olacak ama, Arjantin’de, başından beri, bir kimlik oluşturmak için sürekli ölmek ve yeniden doğmak gerekti. 

İngiliz edebiyat çevrelerinde ‘kült’ bir yazar olarak bahsiniz geçiyor. Arjantin’de biraz ana akım içindesiniz sanki!

Ne kült ne ana akım aslında. Zaman, sıfat biriktirme konusunda çok iyi. Önemli olan tek şey çalışma ve oyun, oyun ve çalışma, bu şekilde sürekli kendine yabancı hissederek devam etmek.

Küçük Çiçek’te geçmiş olaylar günümüze doğru yaklaştıkça zaman hızlanıp yavaşlıyor, anlatının tek bir uzun paragraf bloku halinde olması bu rahatsızlık hissini daha da artırıyor. Hangi noktada bu yazım biçimine karar verdiniz?

Bu konu pek oturup karar verilecek bir mesele değildi. Her şeyden önce metnin bir heyecanı vardı. Ara vermek imkansızdı. Romanın sonunda anlatıcının her şeyi açıkladığı nokta ile de yakından ilgili bu durum.

Kontrolsüz bir düş ve sayıklama halinde mi yazdınız bütün romanı? Yoksa olay örgüsü ve yapısı daha başında netleşmiş miydi?

Benim yazma biçimimde –hayatımda da- rüyaların çılgınlığı ve biçimi daima el ele ilerler. Bazen biri üste çıkar, yüzeyi ele geçirir. Hatırladığım kadarıyla, hararetli bir bölümden sonra olay örgüsü kilitlenmişti, sonra bir şey mekanizmayı yeniden harekete geçirdi. Manevralar da gerektirdi tabii ki. Ve böyle böyle, son biçimini alana kadar devam etti.