fbpx
Aşkı ve hayatının tanığının gözünden Nietzsche

Aşkı ve hayatının tanığının gözünden Nietzsche

Nietzsche ve Lou Salomé -Nietzsche’nin deyimiyle “ikiz zihinler”- 1882’de tanıştıklarında Nietzsche 38, Salomé ise 21 yaşındadır. Aslında Nietzsche, Salomé hakkında duyduklarıyla birlikte henüz onunla tanışmadan bir fikir olarak Salomé’ye zaten aşıktır. Nietzsche’ye Salomé’den bahseden ve bu buluşmanın gerçekleşmesini sağlayan ortak arkadaşları Rée olur,  Salomé’nin Nietzsche üzerine yazdığı bu kitap da intihar şüphesi taşıyan bir ölümle 1901’de ölen Rée’ye adanacaktır. Bir araya gelmelerinden itibaren bu üçlü arasında kimi zaman küsüp kimi zaman barıştıkları, görüşmedikleri zamanlarda mektuplaştıkları yoğun bir ilişki, tutkulu bir arkadaşlık başlar. Bir ara Nietzsche ve Salomé, Reé’nin yokluğunda ama Nietzsche’nin kız kardeşi Elizabeth eşliğinde kimi zaman baş başa kaldıkları zamanların olduğu beraber bir üç hafta geçirirler. Adeta iki özgür ruh ve bağımsız düşünür birbirini bulmuş gibidir. Gerçekten de yaşama adanmışlıkları ve özgürlük arayışları anlamında ikiz zihinlerdir onlar. Salomé bu dönemi günlüğünde şöyle anlatır: 

“Üç hafta boyunca ölesiye konuştuk,  hatırı sayılır bir biçimde her gün on saat boyunca sohbeti sürdürebiliyordu. . . hep ortak çalışmalarımıza dair konuştuk. . . sohbetlerimiz sırasında fark etmeden derinliklere ve baş döndürücü yerlere daldık, hep keçi yollarını seçtik ve eğer bu sırada birisi bizi duymuş olsaydı, iki şeytanın konuşuyor olduğunu düşünürdü.”

Nietzsche onda kendi aşkına yakışır bir ilham perisi, bir eş, bir öğrenci bulurken Salomé için bu eşit bir ilişki, bir zihin birliğidir ve bu beraberlik seks, evlilik ve aşktan tamamen ayrı bir yerde durmalıdır. Nietzsche kendi sözleriyle, Salomé’yle birlikte, tekrar insan olmayı hatırlamıştır, onu hep yakınında ister ve nihayetinde ona beraber acı çekmeyi ve evlenmeyi teklif eder. Oysa Salomé’nin aklındaki bambaşkadır: Salomé, içinde Rée’nin de yer aldığı, üçlü bir –zihinsel- ilişki, bir zihin topluluğu kurmak istemektedir. Öte yandan bu Nietzsche’nin de hep hayalini kurmuş olduğu bir yaşam biçimidir, Antik Yunan’ı andırır bir şekilde hep arkadaşlarıyla bir zihin kolonisi kurmak istemiş fakat hepsinin birer birer evlenmesiyle bu fikir hayata geçememiştir. Salomé kitaplar ve çiçekler arasında bir çalışma odası, kendi odasının iki yanında da Rée ve Nietzsche’nin çalışma odalarının bulunduğu bir yaşama düzeni hayal eder. 

Aşklarına ve evlenme tekliflerine karşılık alamamış üstelik de birbirlerinin planlarından habersiz  iki arkadaş henüz Salomé’ye sahip olma umutlarını kaybetmemiş olduklarından Salomé’nin üçlü yaşama fikrini hayata geçirmek için hazırlıklara girişir. Fakat rakip olduklarının ayırdına vardıkça araları git gide açılacaktır, bu huzursuzluklar Salomé’ye de yansır ve nihayetinde kutsal üçlü tamamen dağılır ve bu küçük koloni fikri de hiçbir zaman hayata geçmez.

Salomé’nin bir dağ manzarasının önünde Nietzsche’yle Rée’yi at arabasına koştuğu ve elinde ucuna bir zambak tutturulmuş bir kırbaç tuttuğu kötü şöhretli fotoğraf da ilişkilerin en yoğun yaşandığı bu döneme aittir. Salomé’nin dediğine göre bu muzip fikir Nietzsche’den çıkmıştır ve fotoğraf çekimi sırasında aralarında en çok eğlenen de o olmuştur. Bu fotoğraftan ve ilişkilerin kopmasından bir sene sonra ise Nietzsche’nin kadınların özgürlük mücadelesinin yükselmeye başlamış olduğu böyle bir dönemde sarf ettiği Böyle Buyurdu Zerdüşt’ün Yaşlı ve Genç Kadıncıklar Üzerine bölümünde yer alan “Kadına mı gidiyorsun? Kırbacı unutma!” ifadesi hep bu olayla ilişkilendirilecek ve Nietzsche’ye dair akıllardan hiç çıkmayan bir eril slogan olacaktır.

Salomé ise yıllar sonra Nietzsche üzerine yazacağı bu kitaba meşhur kırbaçlı fotoğrafı ve Nietzsche’nin bir portresini dahil edecektir. Nietzsche’nin bu karakteristik portresinin altına, belki de biraz sinsice, Nietzsche’nin bir zamanlar Rée’ye yazdığı bir mektuptan “Friedrich Nietzsche, eskiden profesördü, şimdi ise gezgin bir kaçkın” cümlesini aşırarak, kullanır.Aslında Nietzsche mektubu Basel Üniversitesi’ndeki görevinden ayrıldıktan sonra İsviçre’de uzun süreli oturma izni alamamasına istinaden yazmıştır, Alman vatandaşlığından da çıkmış olduğundan Nietzsche resmen yurtsuzdur ve bu cümleyi sarf etmesinin özünde delilikle hiçbir ilgisi yoktur.

Aralarındaki bu atışmalar bir yana ikisinin temel yaklaşımlarındaki benzeşmezlik yaşamlarında da bir araya gelemeyişlerinin sorumlusudur. Nietzsche sezgisel ve içgüdüsel araçlarla özgürlüğü ararken Salomé özgürlüğün rasyonellikte yattığına inanmaktadır. Nietzsche’nin kendisine yarattığı tehlikeli cehennem çukuru, korku uyandıran ebedi dönüş öğretisi, fikirlerinin iddialı seyri, yaratıcılık ve delilik hakkındaki görüşleri Salomé’yi dehşete düşürür. Nietzsche’nin bilgiyi arayışında kendisini psikolojik deneylerinin nesnesi yapmasının, coşkunluktan hastalıklılığa kayan şiddetli ruh hallerinin ve takındığı maskelerin onu kaosa sürüklediğini ve deliliğe götürdüğünü, aşırı sezgiselliğinin ve içgüdülere yaklaşımının Nietzsche’yi yaraladığını düşünür. Bu kitabı yazarken de bu perspektiften yola çıkacaktır.

Salomé’ye göre kayıp Tanrı imgesi yerine benliğin putlaştırılması felaketten başka bir şey getirmez, Nietzsche’nin yaratıcı filozof kavramı ise dünyayı kendi imgesinde yaratan estetik bir inanıştır ve dinsel mistisizmin bir yaratısıdır, ahlaki yargılarsa iyi ve kötünün ötesinde değil insan duygularında ve idealist değerlerde yatar. Dionysosculuğun Hristiyanlığı andırdığını düşünen Salomé günlüğüne şöyle yazar: 

Sofu bir duygusallık-hakikatten ve duyguların dürüstlüğünden vazgeçen sahte bir pathos’a dairesel geri dönüşler. . . 

Beni Nietzsche’ye yabancılaştıran şey bu mu?”

Nietzsche’nin 1889’da Torino’da başlayan delilik nöbeti sırasında aralarında Strinberg  ve Cosima Wagner’in de olduğu kişilere gönderdiği kimi mektupları “Çarmıhtaki” kimilerini de “Dionysos” olarak imzalamıştır. Çarmıhtakine karşı Dionysos tanrısallaşan bir varoluş yoluyla en büyük acıları, yıkımları ve yaşama dair her şeyi olumlarken, çarmıhtaki, en yüce mutluluğu bile yadsır ve yaşamı reddeder ve lanetler. Yaşamın olumlanması Nietzsche’nin ebedi dönüş öğretisiyle kendini açıklar. Ebedi dönüş her şeyin ve aynının geri dönüşünün değil yaşam istencinin habercisi, yalnızca olumlamanın geri dönüşüdür. İstenen her şeyin, onun geri dönüşünü de isteyecek şekilde istenmesi gereklidir. İstediğimiz şey yaşamın olumsuzlanmasına dair olsa da geri dönüşünü isteyecek şekilde istendiğinde olumlanır, tepkisel kuvvetler (yaşamı yadsınması, hınç, vicdan azabı, köle ahlakı) böylelikle etkinleşir ve olumlama gücüne erişirler. Varlık kendini oluşta olumlayarak , nihilizm ve tepkiyi sistemden çıkarır. Bu anlamda Nietzsche Dionysosculuğu Hristiyanlıkla bir karşıtlık olarak kurar.

Nietzsche yeni putlar değil yaşamın etkinleştirilmesini ve olumlanmasını, yeni bir değerler sistemi yaratmayı arar ve bu arayış sırasında zihinsel ve ruhsal durumunu edinilmiş fikirlerin üzerine yükselmek için kullanır. Tanrı ölmüştür fakat bu yeterli değildir, tanrısal değerlerin yerini insanca, pek insanca değerler almıştır bu değerler adına da yaşam yine olumsuzlanmaktadır. Nietzsche bu insanca bilgi ideali ve hakikatin yerine ki bunlar yıkılması gereken putlardır, değerlerin bir yeniden değerlendirilmesini, yeni yaşam değerlerini koyar. 

Nietzsche’nin sağlık sorunları; tekrarlayan şiddetli baş ağrıları, ateş, kusma, bilinç kaybı, görme bozuklukları, vizyonlar, nevralji, aşırı uçlarda seyreden ruh hali değişimleri olarak kendini gösterir. Salomé, Nietzsche’nin hastalıklarını onun yaratımının bir parçası olarak kurar. Bu yaklaşımı kabul edilebilir ya da reddedilebilir fakat Nietzsche’nin deliliğinin vardığı nokta ve son yılları Salomé’nin onu ele alışıyla neredeyse tamamen çakışmaktadır. Salomé, Nietzsche’nin eserlerinde gizlenmiş yaşam deneyimleri olduğuna dair bir yaklaşımla metinlerindeki psikosomatik faktörlerin izini sürer ve bir papazın oğlu oluşu, gördüğü katı dini eğitim, hastalıkları, iniş çıkışlı ruh halleri bağlamında eserlerini inceler ve eserlerindeki insanı, iç dünyasının bir biyografisini çıkarır. Nietzsche için hastalık, yaratmak için gerekli gerilimi sağlıyor gibidir, Nietzsche hastalıkta sağlığa, sağlıkta ise hastalığa dair bir bakış açısı görür: 

Bir hasta gözüyle daha sağlıklı kavramları değerleri incelemek sonra tersine zengin, bolluk içinde kendinden emin bir hayatın doruğunda bakışlarını décadance içgüdüsünün gizli çalışmasına dikmek, işte budur benim en sık yaptığım çalışma...”

Bu yer değiştirmeyi, ruh halleri ve hastalıklılıkla sağlıklılık arasında gezinmenin gerektirdiği aşırı sağlık halini yitirdiğinde ise bu Nietzsche’yi geri dönüşü olmayan bir uçuruma itecektir. 

Salomé’nin Nietzsche’yle olan geçmişteki ilişkisi, aşkına karşılık bulamayan aşıkları ve gerçekten sebep olup olmadığını bilemeyeceğimiz intiharlar, etrafında bir femme fatale  aurası oluşmasına sebep olmuştur. “Erotik” metninde Salomé’nin erotiğe bakış açısı üzerinden etrafında gelişen olayları başka bir gözle yorumlama şansını yakalıyoruz. “Erotik”’te Salomé cinsellikte ölçülülüğü bir “erotik özgürlük” olarak yeniden biçimlendirir, cinsel arzulara hakimiyet yoluyla alıkonulan enerjinin yaratıcılığa dönüşeceği iddiasıyla bir tür oto-erotizm önerir. Bu arzunun bastırılamamasının sonucu, örneğin aceleyle karar verilmiş bir evlilik olabilir o halde kadının cinsellik ve erkekler tarafından içerilmemesi için bu sınır –cinsellikte ölçülülük-  politik bir eylem olarak gereklidir. Bu rasyonel yaklaşım, aslında tıpkı Nietzsche’de olduğu gibi ama zıt yönde, yaşam ve düşüncenin bir birliğini getirir. Salomé bu düşüncesini kendi yaşamında da uygulayacaktır. Bağımsızlığını sonuna kadar korumak ve erkeklerle bir tür zihin kardeşliği yaşamak istemiştir. Otuz altı yaşındayken bir araya geldiği yirmi bir yaşındaki şair Rilké’yle yaşadığı aşka kadar da bu böyle devam edecektir. 

Salomé, “Erotik” metninde dönemin eşitlikçi feminist hareketlerinin tersine bir yaklaşım sergileyerek kadının erkekten farklılıklarını detaylandırır ve kadınlığın psikolojik doğasını tartışarak farklılıklardan bir feminizm çıkarsar. Bireysel erotizmi ilişkisel bir erotizmden üstün tutar ve bunun da üzerine anne sevgisini ve anneliği yerleştirir. Bu yaklaşıma göre kadın kendi içinde tamamlanmış bir bütündür ve merkezinde durmaktadır, o doğal olarak bir narsisisttir. Freud’un da hayranlık beslediği Salomé, Freud’un dişil libido üzerine söylediklerini pek de ciddiye alamayacağını söyler. Vajinanın klitoral cinsellik üzerinde bir üstünlüğünün olmadığını ve klitoral hazzın doğa ve benlik için duyulan sınırsız bir sevgi, kendini yaratan, kendisini kendi göğsüne yaslayan bir anne imgesi olduğunu söyler. “Anne olarak kadın”ı merkeze alarak, bebek için bu sevgi bağını bir haz olarak değil sevgi ve sosyalliğin hem içe dönen hem de dışa açılan ikili deneyimi olarak tanımlar. Bunu yaparken de baba kavramını işlevsizleştirir fakat karşı cinse bir eş olarak alan tanır. Özünde karşıt olan cinsellik ve zihinsellik nedeniyle erotik ilişkiler zamanla zihinsel bir evliliğe dönecektir ve asıl önemli olan da bu birliktir. Salomé’ye göre eş olma hali de her şeyden daha kutsal olan günlük varoluşun bu zihinsel birlikle yüceltilişidir.

Kristeva  ve Lacan’da da izini sürebileceğimiz  ve yer yer Freud’la zıtlaşan  psikinalitik yaklaşımında Salomé iki bağımsız bireyin birbirlerinde diğer yarılarını ve bir olma arayışını sorgular ve anal evrenin benlikle dünya arasına sınır koyarak sevgiyi ötekinin öteki oluşuna saygı duyarak yaşamayı öğrenmemizi sağladığını savunur. Bu sınır olmadan birbirimizi yalnızca bebeklerin annesini sevdiği gibi tüketerek ve ölçüsüzce sevebilirdik. Sonlu oluşla uzlaşma erotik yaşamlarımızın düz bir çizgi üzerinde yol olmadığını ve kendine geri döndüğünü fark etmeyi gerektirir. Anal evredeki çatışmayı aşmak, anneyle yaşanan mutlu birlikten suçluluk duygularını yenerek ve dünya/benlik arasındaki ayrımı yaparak çıkmak, Salomé’nin ifadesiyle, eski hocası ve arkadaşı Nietzsche’yi yankılarcasına, ikiliğin, ikili oluşa dönüşümüdür ve yaşamın tamlığına kendini açmaktır. 

Ayça Göçmen